21 Kasım 2011 Pazartesi

21. yy ‘lı anlayabilmek ( Eko-Politik )


21. yy ‘lı anlayabilmek ( Eko-Politik )
21. yy’da bir otomobil markası yaratmak için öncelikle 21. yy ‘lı iyi kestirmek lazım. Acaba bu yüzyıl nasıl gelişmelere gebe? Gelecek bize bu konuda bir fırsat vaat ediyor mu?  Biz fırsatı doğru değerlendirebilecek miyiz? “Yerli Otomobil Markası” girişiminin başarısını burada aramak lazım. 2011 ‘in bittiği 2012 ‘ye merhaba demeye hazırlandığımız günlerden 2025 – 2040 dönemine bakmanın uygun olacağını daha öncesinin marka yaratmak için gerçekçi olmayacağı kanaatindeyim.
Eko-politik gelecek :
20. yy kapitalizmin doğal sınırlarının tamamına erişimini tamamladığı bir yüzyıl oldu. Gezegenin tamamına ulaşarak “küreselleşme” dönemini 21. yy ‘a miras olarak bıraktı. Geride kalan zaman içinde emek-sermaye çelişkisi üzerine inşa edilen Marksist politikalardan esin alan denemelerin yarattığı ulus devletlerin ve Sovyetler Birliği’nin de başarısızlığı ile sonuçlandı. Küreselleşme öncesi dönemde yani bölgesel pazarlar döneminde, uzak coğrafyalarda yaratılan sömürgelerde oradaki yerel halkın köleleştirilmesi yoluyla sağlanan üretim gücünden sağlanan madenler ve tarım ürünlerinin Avrupa’ya taşınmasıyla gelişim gösteren sanayinin Avrupa’lı işçi sınıfının kol gücüne olan bağımlılığı tüketime değil de üretime dayalı daha eşitlikçi bir dünya düzeni kuramları kurdurmuştu. Avrupa bölgesi açısından bakıldığında; iç ve dış dinamiklerin bu kuramları yıktığını gördük: Kol gücünün yerini artarak otomasyonun alması ve göçmen/kaçak işçiler dinamiği üretimi durdurma gücünü elinde tutan işçi sınıfının etkisini azaltırken, üretimin işletmecilik açısından taşeronlaştırma ve küçük işletmeler şeklinde gelişmesi de örgütlenme kabiliyetini geriletti. Bu yüzyılın üretim üzerinden okunamayacağını ancak ve ancak tüketim alışkanlıkları üzerinden okunacağını söylemek için kahin olmak gerekmiyor.
Küreselleşmenin 21. yy ‘da Pazar genişlemesini tamamlaması beklenmelidir. Bu bağlamda sömürülen fakir ülkelerin artık Pazar haline evrilmesi gerekmektedir. Bu tip ülkeler gelişmişlik sıralamasına göre adım adım Pazar Ekonomisine uygun hale getirilecektir. Bunun içinde sömürü döneminin sadık dikdatörleri devrilecek ve yavaş yavaş parlementer sisteme geçilecektir. Bu ülkede yaşayan fakir halkın tüketici haline gelebilmesi için gelirlerinin artırılması bir zorunluluktur. Bunu sağlamak için; oligarşinin servetlerinin ve gelirlerinin halka yansıtılması yoluna gidilecektir. Yeni yüzyılda sömürülen fakir topraklar tekno ürünlerin yeni pazarları olacaktır. Yeni pazarları kazanmanın yolu etkin dış politikadan geçmektedir. Eskiden yüzüne bakılmayan bu ülke halklarına gelişmiş ülkeler insani yaklaşımlar pazarlayacaklar ve karşılığında imtiyazlar alacaklardır. Bu kavgaya girmeden Türkiye’nin daha ileri gitmesi mümkün değildir. Türkiye en azından bölgesel olarak bu kavgalara girmek mecburiyetindedir. Son bir yıldır kuzey Afrika’da gelişen toplumsal olaylarda izlenen dış politika doğruydu. Buralarda zaten Fransa ile kavga başladı bile. Kuzey Afrika’da başlayan trendin çevre ülkeler dışında uzak coğrafyalarda da karşımıza çıkması kaçınılmaz bir durumdur. Bu duruma erken posizyon almak ve bu bölgelerde öncü faaliyetlere girişmek gerekmektedir.
Euro bölgesinden daha fazla pay almak çok zor görünüyor mevcudu korumak bile başarı sayılabilir gelecekte.
Eski Sovyetler Birliği ülkelerinin tekrar bir birlik oluşturmaya başladığı bir dönemdeyiz. Doğal olarak bu klubün patronu Rusya. Bu birliğin ilerleme şansı çok yüksek. Çünkü bunlar geçmişte birarada yaşamış olmanın verdiği başta ortak dil ( Rusça ) ve ortak kültüre sahip olmalarından dolayı hızla birleşeceklerdir. Türkiye bu birliğe girebilir mi? Bence zor.  Ana strateji bu birlik ile yapılan ticarette imtiyazlar almak olmalı.
Güneyimiz bugünlerde çok sıcak. Irak’a istikrar ne zaman gelecek? Bunu kestirmek gerçekten çok zor. Suriye fokur fokur kaynıyor. İsrail ve İran iki radikal kutup olarak Ortadoğu’da gerilimi 20. Yy’dan 21.yy’a taşıdılar. Bu gerilimin geleceğini doğru kestirmek hayati öneme sahiptir. Türkiye dış politikası bu gerçeğin farkında olduğu için gelişmeleri lehine çevirebilmek için aktif bir şekilde “Osmanlı” kartını açıyor. Ortak tarih, ortak kültür, ortak din vurguları ile bu pazarları kendine açma kavgası veriyor. Filistin’in bugüne kadar Arap dünyasından bile alamadığı siyasi desteği Türkiye’den almasının arka planı da budur. Ortadoğu’da uzun vadede ekonomik birliklerin oluşacağı öngörülmelidir. Bu birliklerden birisi körfez sermayesini arkasına alan Suudi Arabistan liderliğinde sünni bir Arap birliği olabilir. Eğer İran’ın gücü üstün gelir ve Irak, Suriye ve komşu ülkelerde mezhep temelinde bölünmeler olur ise bölgesel bir Şii birliği de oluşabilir. İçinde Türkiye’nin olacağı bir birlik beklenmiyor. Ortadoğu’da yalnız kalacak ülkeler Türkiye, İsrail ve Kürdistan olacaktır.
Önümüzdeki dönemde en az üç ekonomik birliğe sınır ve arada sıkışıp kalmış bir konumda olacağımız kuvvetle muhtemel görünüyor. Batımızdaki Avrupa Birliğin heterojen yapısından yakalanan fırsat ile bugün yakaladığımız pazarları sürekli hale getirmenin yolu bu birliğin bir parçası haline gelmekten geçiyor. Yukarda özetle yapılan analiz gereği Türkiye’nin bölgesinde tek dahil olabileceği birlik Avrupa Birliği’dir. Bu pazarın doymuşluğu da hat safhadadır. Türkiye’nin kuzeyinde ve güneyinde oluşacak ekonomik bölgelerde yatırımlar yapması gerekecektir. Bu yatırımlar üretim tesisi ve satış örgütlenmesi şeklinde olmalıdır. Argesi ve kilit komponent üretimleri Türkiye’de kalmalıdır. Devlet bu konuda yerli markaların hem politik destekçisi olmalı hem de teşvik mekanizmaları geliştirmelidir.
Küresel markalar yaratmanın bir öncesi bölgesel marka yaratmaktır.  

Hiç yorum yok:

İzleyiciler