21. yy ‘lı anlayabilmek ( Eko-Politik
)
21. yy’da bir otomobil markası yaratmak için öncelikle 21. yy
‘lı iyi kestirmek lazım. Acaba bu yüzyıl nasıl gelişmelere gebe? Gelecek bize
bu konuda bir fırsat vaat ediyor mu? Biz
fırsatı doğru değerlendirebilecek miyiz? “Yerli Otomobil Markası” girişiminin
başarısını burada aramak lazım. 2011 ‘in bittiği 2012 ‘ye merhaba demeye
hazırlandığımız günlerden 2025 – 2040 dönemine bakmanın uygun olacağını daha
öncesinin marka yaratmak için gerçekçi olmayacağı kanaatindeyim.
Eko-politik gelecek :
20. yy kapitalizmin doğal sınırlarının tamamına erişimini
tamamladığı bir yüzyıl oldu. Gezegenin tamamına ulaşarak “küreselleşme”
dönemini 21. yy ‘a miras olarak bıraktı. Geride kalan zaman içinde emek-sermaye
çelişkisi üzerine inşa edilen Marksist politikalardan esin alan denemelerin
yarattığı ulus devletlerin ve Sovyetler Birliği’nin de başarısızlığı ile
sonuçlandı. Küreselleşme öncesi dönemde yani bölgesel pazarlar döneminde, uzak
coğrafyalarda yaratılan sömürgelerde oradaki yerel halkın köleleştirilmesi
yoluyla sağlanan üretim gücünden sağlanan madenler ve tarım ürünlerinin Avrupa’ya
taşınmasıyla gelişim gösteren sanayinin Avrupa’lı işçi sınıfının kol gücüne
olan bağımlılığı tüketime değil de üretime dayalı daha eşitlikçi bir dünya
düzeni kuramları kurdurmuştu. Avrupa bölgesi açısından bakıldığında; iç ve dış dinamiklerin
bu kuramları yıktığını gördük: Kol gücünün yerini artarak otomasyonun alması ve
göçmen/kaçak işçiler dinamiği üretimi durdurma gücünü elinde tutan işçi
sınıfının etkisini azaltırken, üretimin işletmecilik açısından taşeronlaştırma
ve küçük işletmeler şeklinde gelişmesi de örgütlenme kabiliyetini geriletti. Bu
yüzyılın üretim üzerinden okunamayacağını ancak ve ancak tüketim alışkanlıkları
üzerinden okunacağını söylemek için kahin olmak gerekmiyor.
Küreselleşmenin 21. yy ‘da Pazar genişlemesini tamamlaması
beklenmelidir. Bu bağlamda sömürülen fakir ülkelerin artık Pazar haline
evrilmesi gerekmektedir. Bu tip ülkeler gelişmişlik sıralamasına göre adım adım
Pazar Ekonomisine uygun hale getirilecektir. Bunun içinde sömürü döneminin
sadık dikdatörleri devrilecek ve yavaş yavaş parlementer sisteme geçilecektir.
Bu ülkede yaşayan fakir halkın tüketici haline gelebilmesi için gelirlerinin
artırılması bir zorunluluktur. Bunu sağlamak için; oligarşinin servetlerinin ve
gelirlerinin halka yansıtılması yoluna gidilecektir. Yeni yüzyılda sömürülen
fakir topraklar tekno ürünlerin yeni pazarları olacaktır. Yeni pazarları
kazanmanın yolu etkin dış politikadan geçmektedir. Eskiden yüzüne bakılmayan bu
ülke halklarına gelişmiş ülkeler insani yaklaşımlar pazarlayacaklar ve
karşılığında imtiyazlar alacaklardır. Bu kavgaya girmeden Türkiye’nin daha
ileri gitmesi mümkün değildir. Türkiye en azından bölgesel olarak bu kavgalara
girmek mecburiyetindedir. Son bir yıldır kuzey Afrika’da gelişen toplumsal
olaylarda izlenen dış politika doğruydu. Buralarda zaten Fransa ile kavga
başladı bile. Kuzey Afrika’da başlayan trendin çevre ülkeler dışında uzak
coğrafyalarda da karşımıza çıkması kaçınılmaz bir durumdur. Bu duruma erken
posizyon almak ve bu bölgelerde öncü faaliyetlere girişmek gerekmektedir.
Euro bölgesinden daha fazla pay almak çok zor görünüyor
mevcudu korumak bile başarı sayılabilir gelecekte.
Eski Sovyetler Birliği ülkelerinin tekrar bir birlik
oluşturmaya başladığı bir dönemdeyiz. Doğal olarak bu klubün patronu Rusya. Bu
birliğin ilerleme şansı çok yüksek. Çünkü bunlar geçmişte birarada yaşamış
olmanın verdiği başta ortak dil ( Rusça ) ve ortak kültüre sahip olmalarından
dolayı hızla birleşeceklerdir. Türkiye bu birliğe girebilir mi? Bence zor. Ana strateji bu birlik ile yapılan ticarette
imtiyazlar almak olmalı.
Güneyimiz bugünlerde çok sıcak. Irak’a istikrar ne zaman
gelecek? Bunu kestirmek gerçekten çok zor. Suriye fokur fokur kaynıyor. İsrail
ve İran iki radikal kutup olarak Ortadoğu’da gerilimi 20. Yy’dan 21.yy’a
taşıdılar. Bu gerilimin geleceğini doğru kestirmek hayati öneme sahiptir. Türkiye
dış politikası bu gerçeğin farkında olduğu için gelişmeleri lehine çevirebilmek
için aktif bir şekilde “Osmanlı” kartını açıyor. Ortak tarih, ortak kültür,
ortak din vurguları ile bu pazarları kendine açma kavgası veriyor. Filistin’in
bugüne kadar Arap dünyasından bile alamadığı siyasi desteği Türkiye’den
almasının arka planı da budur. Ortadoğu’da uzun vadede ekonomik birliklerin
oluşacağı öngörülmelidir. Bu birliklerden birisi körfez sermayesini arkasına
alan Suudi Arabistan liderliğinde sünni bir Arap birliği olabilir. Eğer İran’ın
gücü üstün gelir ve Irak, Suriye ve komşu ülkelerde mezhep temelinde bölünmeler
olur ise bölgesel bir Şii birliği de oluşabilir. İçinde Türkiye’nin olacağı bir
birlik beklenmiyor. Ortadoğu’da yalnız kalacak ülkeler Türkiye, İsrail ve
Kürdistan olacaktır.
Önümüzdeki dönemde en az üç ekonomik birliğe sınır ve arada
sıkışıp kalmış bir konumda olacağımız kuvvetle muhtemel görünüyor. Batımızdaki Avrupa
Birliğin heterojen yapısından yakalanan fırsat ile bugün yakaladığımız
pazarları sürekli hale getirmenin yolu bu birliğin bir parçası haline gelmekten
geçiyor. Yukarda özetle yapılan analiz gereği Türkiye’nin bölgesinde tek dahil
olabileceği birlik Avrupa Birliği’dir. Bu pazarın doymuşluğu da hat safhadadır.
Türkiye’nin kuzeyinde ve güneyinde oluşacak ekonomik bölgelerde yatırımlar
yapması gerekecektir. Bu yatırımlar üretim tesisi ve satış örgütlenmesi
şeklinde olmalıdır. Argesi ve kilit komponent üretimleri Türkiye’de kalmalıdır.
Devlet bu konuda yerli markaların hem politik destekçisi olmalı hem de teşvik
mekanizmaları geliştirmelidir.
Küresel markalar yaratmanın bir öncesi bölgesel marka
yaratmaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder