10 Ocak 2012 Salı

SÜRDÜRÜLEBİLİR EKONOMİK BÜYÜME



Sürdürülebilirlik daimi olma yeteneği olarak adlandırılabilir.
Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Komisyonunun 1987 yılı tanımına göre: "İnsanlık, gelecek kuşakların gereksinimlerine cevap verme yeteneğini tehlikeye atmadan, günlük ihtiyaçlarını temin ederek, kalkınmayı sürdürülebilir kılma yeteneğine sahiptir."
Sürdürülebilir kalkınma, ekonomik büyüme ve refah seviyesini yükseltme çabalarını, çevreyi ve yeryüzündeki tüm insanların yaşam kalitesini koruyarak gerçekleştirme yöntemidir.
Çevresel, ekonomik ve sosyal sürdürülebilirlik sağlandığı takdirde sürdürüllebilir gelişme gerçekleşebilmektedir. Yenilenemeyen enerji kaynakları yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının verimli kullanımı ve doğaya karşı sorumlu davranılması çevresel sürdürülebilirliğin gereksinmelerini oluşturmaktadır. Doğal enerjinin verimli kullanımı sonucu ülke ekonomisinde gelişme gözlenir. Ekonomideki kalkınma sürdürülebilir ekonomi kavramını gerçekçi kılmaktadır. Çevreye duyarlı bir yaklaşımla yaşamanın sonucunda sağlıklı toplumlar oluşur. Sağlıklı toplumların ekonomik refah içinde yaşantısı sosyal sürdürülebilirlik olarak adlandırılmaktadır.   Yeryüzü Şartı “sürdürülebilir küresel bir toplumun saygı ve kaygı, ekolojik bütünlük, evrensel insan hakları, ekonomik adalet, demokrasi, ve barış kültürünün üzerinde kuruluşunu” anlatıyor.
SÜRDÜRÜLEBİLİR EKONOMİK BÜYÜME

Ülkelerin kalkınması ve endüstrilerin hayatta kalması ekonomik büyümeye bağlıdır.  Ekonominin büyümesi demek tüketim talebinin artması anlamına gelir.  Talebin yükselmesi arzın canlanmasını sağlar. Tarımda, sanayide ve hizmet sektörlerinde çarkların dönmesini sağlayan enerjidir talebin artması. Sürüdürülebilir Ekonomik Büyüme için; tüketim talebinin sürekli olarak artış göstermesi gerekir. Talebin bir önceki yılın kapanış düzeyinin biraz üzerinde kapanacağını bilmek; şirketlerin geleceği planlamalarına olanak sağlar. Pazarın büyüklüğünü öngörebilmek, rekabeti kestirebilmek yoluyla fiyat ve pazar payı hedeflemesi yapmak mümkün olur. Bu sayede yeni ürün ve hizmetler planlanır, bunlara ait yatırımlar yapılır ve gelişen talebe karşı bir arz üretme motivasyonu doğar. Bazı şirketler yeni iş alanlarına girişimlerde bulunurlar. Tüm bu tür faaliyetler ekonomik bir canlılık yaratır.  Oluşan üretim ve ticaretten doğan vergi gelirleri ile kamu maliyesinin yönetimi de tıpkı şirketler gibi planlı bir disipline girer. Kamu gelirlerinde yaşanan artış, kamu yatırımlarının da süreklilik içerisinde artmasını destekler. Kamu yatırımları,  bu işleri üstlenen şirketlerin istihdam yaratmasına ve dolayısyla ekonomik büyümeye katkı sağlamasına olanak verir. Aynı zamanda, yol, liman, enerji gibi alt yapı yarırımları ekonomide verimliliğin artışını destekler. Karşılıklı bir etkileşim sözkonusudur ve ülkenin  bu ritmi yakalaması durumunda “istikrar” için elverişli güven ortamı yaratılmış olur. Güven ortamı ve gelecek vaat eden ekonomilere yabancı sermayenin ilgisi artar. Bu gelişme de istikrarı artırır. Kamunun ekonomi yönetimi, kalkınma ve sürdürülebilir ekonomik büyüme açısından son derece önemlidir. Sürdürülebilir bir rekabet ortamı yaratmak devletin sağlıklı ve ilkeli politikaları ile yakınen ilgilidir. Uzun dönemli politikalar, şeffaflık, yöneticilerin yetenek ve yetkinliklerinin yatırımcıya güven vermesi anahtar özelliklerdir.
Talep artışının sürekliliği ya da başka bir deyişle istikrar tüketicilerin geleceğe güvenle baktıklarının en önemli göstergesidir. Bu güven tüketicilerin eğilimini tasarruftan tüketime çevirmesidir. Kazandıklarını harcaması, ihtiyaçlarını ertelememesi ve hatta ihtiyaçları için
borçlanma motivasyonuna sahip olması anlamına gelir. Tüketim talebindeki artışın düzenli ve uzun vadeli olması mal ve hizmet üretimine yönelik yatırımcılar için güven ve cesaret veren bir ortam oluşturur. Yatırımlardaki artışlar işsizliğin düşmesine, işszliğin azalması ücretlerin yükselmesine, ücretlerin artması alım gücünün yükselmesine, alım gücünün artması talebin canlılığını korumasına neden olur. Bu çevrim sonsuza dek sürdürülebilir bir saadet zinciri değildir.
Küreselleşme ile beraber kompleksitesi ve birbirine bağımlılığı çok daha artan serbest piyasa ekonomisinin istikrarla büyümesinin sürdürülebilirliğini yönetecek güç ve yeterlilikte bir mekanizma halihazırda yoktur. 2008 son çeyreğinde Lehman Brothers ‘ın ABD tarihinin en büyük iflasını açıklamasıyla  başlayan ve Global Ekonomik Kriz olarak isimlendirilen dönem uzun yıllar ardarda devam eden yüksek ekonomik büyümeleri tehdit eden ve tüm dünyayı derinden etkileyen önemli bir olaydır.  Krizin en yıkıcı etkisi tüketicilerin geleceğe güveninin sarsılması nedeniyle tüketimde ve borçlanmada ihtiyatlı davranışa yönelmesinin yaygınlaşması riskidir. Küresel boyutta talebin düşmesi, ekonomik durgunluk hatta ekonomik daralmanın başlamasına neden olur. Bu boyutta bir gerileme olması durumunda bütün sektörlerde ve her boyutta pek çok şirketin varlığının son bulması, işsizliğin ve suç oranlarının artması, sağlık, eğitim ve diğer kamu hizmetlerinin gerilemesi, insanların yaşam kalitesinin bozulması gibi  sosyal, siyasi, kültürel, çevresel pek çok sahada kazınımların ve kalkınmanın kaybedilmesi kaçınılmaz hale gelir. Bu krizin risklerini akılda tutarak daha ilerisine yönelik kehanetler ve yorumlardan kaçınılacak , krizden arınarak incelemeye devam edilecektir.
Ekonomik büyümenin ve değişimin temelinde üretim proseslerindeki sürekli iyileştirmeler ve yeni ürünlerin geliştirilmesi ( yeni talep yaratma ) yer almaktadır.  Ulusal ve çokuluslu bölgesel ekonomiler analiz edildiğinde kalkınma ve değişim için endüstriyel rekabetin ya da başka bir deyişle şirket yönetiminin önemi daha iyi anlaşılır.
Ekonomiyi büyüten ana motor verimlilik artışıydı.  Bu verimlilik artışını sağlayan teknolojik gelişmelerdi. Mesela 1770’lerde bir işçi günde 4800 pim üretirken 1970’lerde çalışma saatlerinin kısalmasına rağmen bir işçi 800.000 pim üretebilir hale gelmiştir. Nobel ödüllü ekonomist Robert Solow 1957 yılında yayınlanan çalışmasında 1909-1949 döneminde ABD’de tarım dışı ekonominin çalışma saati başına sermaye malı kullanımındaki artışı %12,5 olarak ölçmüştü. Bu oran daha sonra %19 olarak düzeltildi.
1950’de Dünya Gayrisafi Hasılası ( GWP ) 4,9 trilyon $ olarak ölçülmüştür. 1995 ‘e gelindiğinden bu değer enflasyondan arındırıldığında 26,9 trilyon $’a ulaşmıştır.  Bu dönemde dünyada kişi başına düşen miktar 1.925 $ ‘dan 4.733 $ ‘a yükselmiştir.  Büyüme oranları açısından bakıldığından bu periyodda dünyanın ekonomik büyüme oranının ortalama % 1,6 olduğu görülür. Aynı periyodda kişi başı hasıla artışı ise ortalama % 0,9 dur.
Bu küresel ortalamaların ülkelere dağılımı ise birbirinden çok farklılıklar göstermektedir. Endüstriyelleşmiş ülkeler ve yeni endüstriyelleşen ülkeler çok yüksek büyüme hızlarına ulaşmışlardır.  % 3 – 6 lık oranlarla üstüste büyüyen bu ülkeler 5 – 10’lık periyodlarda ekonomilerini ikiye katlamışlardır.
İşgücü verimliliği üzerinde yürütülen çalışmalar ; ürün ve hizmetlerin endüstriyel maliyeti içindeki işçilik payını minimize ederek karlılık artışına ve fiyat rekabetine güç katmıştır.  Bir ağacının alt dallarından toplanan elmalar gibi proses verimsizliklerine teknolojik gelişmelerle yeni çözümler bulmak 90’lara kadar son derece etkili olmuştur. İşçilik maliyetlerinin toplam ürün ve hizmet maliyeti içindeki payı oransal olarak iyice gerileyince bu yönde atılacak yeni teknolojilerin ikamesi yatırımlarının geri dönüşünü oldukça uzatmaya başlamıştır. Özellikle son on yılda ürün ömürleri yükselen bir ivmeyle kısaldığı için bu tip yatırımlar cazibesini yitirmeye başlamıştır. Son yıllarda özellikle Japon şirketlerinden türeyen “Yalın Üretim” yaklaşımı ile büyük teknolojik yatırımlar yapmak yerine proseslerde katma değer yaratmayan kayıpların yeni düzenlemeler ve organizasyonlarla azaltılması yönüne gidilmektedir. Tüm bu çalışmalar rekabette kaybetmemek için aynı zamanda şirketin bekasının ve gelişmesinin temelini teşkil eden karlılığın artırılması için maliyetlerin azaltılması çabasıdır. Proses iyileştirmeye yönelik teknolojik gelişmelere ilaveten metot üzerine yapılan çalışmaların sonucunda sadece maliyet azaltma elde edilmemektedir aynı zamanda kalite iyileşmesinde çok ciddi ilerlemeler elde edilmektedir. Bu gelişmeyle müşteri memnuniyeti artış sağlanmaktadır. Artan memnuniyetle müşterinin ürüne ve markaya güveni artmaktadır. Uzun zaman alan bu trend, markanın değerine ve rekabet gücüne muazzam katkı sağlamaktadır. Bu kazanımın sayesinde fiyat posizyonlamasında iyileşme elde edilmektedir. Bu iyileşme ile karlılık artışı ve büyüme sağlanmaktadır. Bugünün gerçeğinde pek çok sektörde prosese yönelik çalışmalarda kaliteyi geliştirme hedefi maliyet azaltma hedefinin önüne geçmektedir.  
Pazarlarda ve ürün/hizmet çeşitliliğindeki sınırlar ekonomik büyümeyi tehdit etmeye başlayacak iken 90 ‘larda yeni ürünlerin hayatımıza girmesiyle başlayan trend bugün ekonomik büyümenin motoru konumuna gelmiştir. Bu dönem internetin hem yaygınlaşmasına hem de sosyal hayatın vazgeçilmezi haline gelmesiyle eş zamanlıdır. Yeni trend tüketici davranışında köklü değişikliklere sebebiyet vermiştir.
20. yy piyasa ekonomisinin doğal sınırların neredeyse tamamına erişimini tamamladığı bir yüzyıl oldu. “Küreselleşme” olarak isimlendirilen yeni dönemin gezegenin tamamına ulaşması 21. yy ‘a miras olarak bırakıldı.  Yeni yüzyılın üretim üzerinden okunamayacağını ancak ve ancak tüketim alışkanlıkları üzerinden okunacağını söylemek için kahin olmak gerekmiyor.
20. yy ‘da üretim de verimlilik üzerinde gelişen ekonomik büyümenin 21. yy ‘da ürün ve hizmet çeşitliliğini artırma yoluyla sürdürülebileceği görülmektedir. Şirketler, ulusal ve bölgesel ekonomiler için yeni yüzyılın en büyük büyüme ve rekabet gücü daha hızlı ve çok çeşitli ürün ve hizmetler geliştirmektir.
Genişleyen pazarlar dönemi sona eriyor. Dünya genelinde Pazar Ekonomisine geçemeyen ülkeleri de hızla pazara katmak gerekmektedir.  Bu bağlamda sömürülen fakir ülkelerin pazar haline evrilmesi gerekmektedir. Bu tip ülkeler gelişmişlik sıralamasına göre adım adım pazar ekonomisine uygun hale getirilecektir. Bunun içinde sömürü döneminin sadık dikdatörleri devrilecek ve yavaş yavaş parlementer sisteme geçilecektir. Bu ülkelerde yaşayan fakir halkın tüketici haline gelebilmesi için gelirlerinin artırılması bir zorunluluktur.  Bunu sağlamak için; oligarşinin servetlerinin ve gelirlerinin halka yansıtılması yoluna gidilecektir. Yeni yüzyılda sömürülen fakir topraklar yeni ürünlerin yeni pazarları olacaktır. 
Sanayi devriminden bu yana endüstriyel gelişimi incelediğimizde, pazarların sürekli genişlediği, arzın kısıtlı ve talebin canlı olduğu erken dönemlerde şirketlerin üstün performans gösterdiklerini ve çok yüksek karlılıklarla çalıştıklarını görürüz. Batı Avrupa’da başlayan sanayileşmenin beraberinde getirdiği ekonomik büyümeyi destekleyen önemli ana etkenlerden birisi sömürgeciliktir.  Uzak coğrafyalardaki yeraltı ve yerüstü kaynakları, o coğrafyalarda yaşayan insanların köleleştirilmesi yoluyla kaynağında bu kölelerce ön işlemlerden geçirilerek Avrupa’ya taşınmasından yaratılan katma değer Avrupa’lı şirketlerin hanelerine kazanç olarak yazılmaktaydı.  Bu sayede Batı Avrupalı ulusal ekonomilerin diğer coğrafi bölgelere göre gelişmişlik farkları hızla artmıştır.
Büyük ekonomilere sahip pazarlarda yaşanan ölümcül rekabetin yeni yüzyılda gezegenin tamamına taşınacağı bellidir.  Talebin üstünde arz kapasitesine sahip şirketlerin sınırlı Pazar içinde savaşmasında sonuç bellidir: Düşük karlılıkla şirketler varlıklarını sürdüremezler. Rekabetin zorladığı ve şirketin varlığını devam ettirebilmesi için ayırmak zorunda olduğu araştırma-geliştirme faaliyetleri, innovasyon ve yeni ürün projeleri fonları, karlılığın belirli bir seviyenin üzerinde tutulmasını şart koşmaktadır. Bunu başaramayan şirketler kendilerini toparlayamazlar ve endüstriyel faaliyetlerini devam ettiremezler.
Gelenekselleşmiş ürün ve hizmetler pazarında varlığı devam ettirmenin koşullarının başında “marka” etkisi ile fiyat rekabetinde kendine marj yaratmak,  endüstriyel maliyet kalemlerinde sürekli iyileştirme yapmak gelir. Markanın önemi 80 lerden itibaren iyice anlaşılmıştır.  Markalaşmış şirketler segmente olmuş pazarlarda kendi konumlarını korumak için markalarını geliştirmek zorundadırlar. Markalaşması yetersiz şirketler markalaşmış rakipleri ile kuralları aynı olan yarışta başarılı olamazlar. Bu tip şirketlerin hayatta kalmaları ve markalaşma fırsatları ; yeniliklerden ve yeni segmentler yaratmaktan geçmektedir. Markalaşan şirketler yeni ürün ve hizmetler geliştirirken daha tutucu ve daha az risk alma durumundayken diğerleri daha yenilikçi, daha özgür ve daha riskli ürün ve hizmetler peşinde koşmak durumundadırlar.
Rekabet öncelikle ürün düzeyinde gerçekleşir. Aynı ya da benzer ürünler üreten firmaların müşterileri de aynı gruptadır. Ürününü farklılaştırmayı başaranların müşterilerine verdikleri ilave özellikler ya da değerler sayesinde performanslarını artırmaları mümkün olur. Bu performans Pazar payı artışı olacağı gibi fiyat posizyonu iyileştirmesi şeklinde de olabilir. Her iki durumda da karlılık pozitif etkilenecektir.
Yüksek satış adetlerinin söz konusu olduğu segmentlerde rekabet daha yoğun yaşanır. Bu segmentler, müşterilerin ortalama isteklerine göre tasarlanmış ürün ya da hizmetlerin oluşturduğu pazarlardır ve hedef müşteri kitlesini çok geniş bir yelpazededir. Ürün veya hizmetlerin özellikleri birbirine son derece yakındır. Fiyatların üzerinde marka etkisi çok ileri düzeydedir. Fiyatlar sunulan ürün ya da hizmetlerin içeriğine göre uygundur. Karlılıklar düşüktür. Fiyatlar mevsimsellik özellikleri içerir ve genel sosyo-ekonomik ortamın ve rekabetin durumuna göre dalgalanır. Marka etkisinden arındırılıp bakıldığında karlılığı belirleyen en önemli etken operasyonel verimliliktir. Verimlilikde avantajlı olanlar Pazar payı yüksek olanlardır. Çok satanın ürün başına amortismanı düşük olduğu gibi, girdi maliyetleri ve genel giderleri de daha düşüktür. Tüm firmalar rekabetin gerektirdiği hızda ürün geliştirmek zorundadırlar. Ortalamanın altında kalan firmaların verdiği mücadelenin adı kelimenin tam anlamıyla hayatta kalma savaşıdır. Alttakiler daha az sayıda müşteriye hitap eden özelleştirilmiş ürün ve hizmet satışının söz konusu olduğu niş pazarlara daha isteklidir. Niş pazarlardaki rekabet şartları daha gevşek olduğu için karlılıklar daha iyidir.
Çoğu sektörde ürün ömürleri kısalıyor ve kompleksitesi de artıyor. Hızlı ve düşük maliyetli ürün geliştirmenin önemi artıyor.  Rekabette avantaj yaratmanın en önemli yolu ise innovasyonlardan geçmektedir. Hızlı ürün geliştirmenin yanısıra yenilikleri yaratma ve ticarileştirme hızınında da ilerleme kaydedilmesi artarak gelişen bir baskı yaratmaktadır. Yenilik bulma konusunda da artan şiddette bir rekabet yaşanmaktadır.  Karlılık ve rekabet açısından operasyonel verimlilik artışları yanında bugün yeni ürün geliştirme ve innovasyon konusunda da verimlilik geliştirme önemli bir husustur.


2 yorum:

Yalın Üretim dedi ki...

Son derece başarılı buldum. Yazılarının devamını diliyorum. Gökhan Taşdeviren Lean Consultant

Yalın Üretim dedi ki...

Güven her şeyin başı değil mi? :))

İzleyiciler